Dini Doğru Anlamak Doğru Yaşamak

Dini Doğru Anlamak Doğru Yaşamak
İslâm, mana itibariyle selam, selamet kökünden olup, kulun Rabbine,
Yaratanına teslim olması, emirlerine boyun eğmesi, emin bir şekilde
selamete, kurtuluşa yürümesi, her şeye ve herkese güven vermesidir.
Mümin olabilmek için bütünüyle şirk ve şaibelerinden uzak durmak gerektiği
gibi, ihlâsla kalbi Rabbü’l-Âlemin’e bağlamak gerekir. İbadetleri Rabbini
görüyor veya Rabbi tarafından görülüyor olduğunu bilerek yerine getirmek,
davranışlarını güzel ahlâk çerçevesinde ortaya koymak da, İslâm ruhunun
kulun hayatına yansımalarındandır.
Fakat İslâm dinini sadece bir vicdanî, ahlâkî meseleymiş gibi göstermek
doğru değildir. Böyle bir davranış ona saygısızlık olduğu gibi, gerçekten
bir haddini bilmezliktir. Dini hayattan kopartıp, “Önemli olan kalptir,
kişinin kalbine bakmak lazım...” diyenler, dinin amelî yönleriyle uğraşmayı
aşırılık diye nitelendirenler, boş söz ve davranışlarıyla kendilerini
aldatmakla kalmayıp, müminlere karşı da büyük bir saygısızlık
yapmaktadırlar.
İslâm’ın, kişilerin kendi heva ve heveslerine göre yorumlanması onu din
olmaktan çıkararak insanî/dünyevî bir sistem haline getirir. Oysaki mücella
dinimiz İslâm, bunun tam aksine, insanları heva ve heveslerinin girdabından
kurtarıp, Hakk’a ve hidayete bağlamak için gönderilmiş bir ilâhi kanunlar
bütünüdür.
Din, şuur ve akıl sahiplerini muhatap alarak onları kendi irade, istek ve
seçenekleriyle dünyada ve ahirette hayra yönlendirir. Buna uyanlara ebedi
saadet bahşeder.
İslâm, yarattıklarını ezeli ve ebedi ilmiyle bilen Rabbimizin bir vahyi,
kanunu olduğu için her zaman hayrı göstererek iyiye, güzele sevk eder. Güzel
bir akıbet vaadiyle insanları heveslendirir, teşvik eder. Bunun yanında
belli ölçüde kötü akıbet endişesiyle de uyarır ve temkinli, dikkatli olmaya
çağırır. İslâm’ın bu telkin ve tavsiyeleri hep taze, kalıcı ve değişmezdir.
İnsanoğlu hayatını İslâm dinine göre yaşadığı müddetçe hem bu dünyanın meşru
bütün nimetlerinden istifade eder, hem de ahirette akılların alamayacağı
mükâfatlara ulaşır. Cenab-ı Mevlâ’nın nice teveccühlerine mazhar olur.
İnancı tam ve sağlam, ameli hak ölçülerine bağlı, kalbi her zaman Rabbiyle
irtibatlı olan bir mümin, katiyen boş şeylerle uğraşmaz, asla hak ve hakikat
çizgisinden ayrılmaz. Mahlukata karşı sevgi ve saygısı vardır, her türlü
ilkellikten sakınır; düşünce ve davranışları cezbedici bir farklılığa
sahiptir. İşte böyle bir hayat tarzı, hakkıyla yaşanılan İslâm dininin
tezahürüdür.
Fahr-i Âlem s.a.v.’in insanlığa sunduğu bu din, yolların en mükemmeli ve
Allah’a ulaştıran vesilelerin en güvenilir olanıdır. Dinimiz İslâm, gerçek
yaşayanlarını, hakiki temsilcilerini bulduğu zaman herkesin koşarak
sığındığı gölgelik olmuştur. Çelişkilerin, anlamsızlıkların, her türlü
zulmün ateşinden koruyan bir gölgelik.
İslâm dini zamanımızda kendini tam ifade edemiyorsa, bunun sebebini önce
onun düşmanlarının asırlardan beri devam eden kin, nefret ve öfkelerinde,
sonra da İslâm temsilcilerinin cehalet, vurdumduymazlık, vefasızlık, gerçeği
anlayamama ve aymazlığında aramak gerekir.
Fakat bu böyle devam etmeyecek, zamanı gelince şimdi bir avuç olan yürekten
kendisine sahip çıkanlar, hayatlarını ona bağlayıp yolunda olmayı
yaratılışlarının gayesi bilenler sayesinde muhakkak yeniden hayatın her
zerresinde kendini ifade etme fırsatını bulacaktır. O zaman yine kendi
üslubunu kendi sedasıyla seslendirecek, semavî ahengiyle her yerde ve her
lahzada kendini hissettirecektir.
Anlaşmazlık ve ayrılıklara düşmemek için, İslâm’ı Rabbü’l-Âlemin’in
gösterdiği esaslar doğrultusunda kabullenip yaşamak gerekmektedir. İmanın
her zaman insana hayat verebilmesi için “amel-i salih”e ihtiyaç vardır.
İman, salih amelle desteklendiği, mümin de ibadetle beslendiği nispette
Mevlâsına yakın olur, yakınlığını muhafaza edebilir. İbadetle, salih
amellerle beslenip desteklenmeyen bir iman, gücünü tam göstermeyeceği gibi;
kulluğu, ubudiyeti olmayan bir müminin yıkılmadan kendisi olarak ayakta
durabilmesi de çok zordur, hatta imkansızdır. Bundan dolayıdır ki mukaddes
kitabımız Kur’an-ı Kerim hemen her zaman imanın ardından amel-i salihi
zikreder.
İslâm dini, can u gönülden ona inanıp yaşayan bağlıları için her zaman bir
güç kaynağı olmuş, yaşantıları ölçüsünde onları hep mesrur etmiştir. Asr-ı
Saadet’ten günümüze dek değişik zamanlarda onun sayesinde altın devirler
yaşanmış, farklı medeniyetler kurulmuştur. Bunun yanında ona sırt çevrildiği
ve onun hayattan uzaklaştırıldığı zaman dilimlerinde de felaketler ve
yıkılışlar birbirini izlemiştir. İnsanlık onsuz bir türlü belini
doğrultamamıştır.
Mümin, niyet ve düşüncesinde her lahza imanını salih amellerle besleme
gayreti içinde olmalı, mümin olmanın hakkını vermeli ve bir an dahi
kendisini gaflete bırakmamalıdır. Müminler bu ilâhi nizama sahip çıktıkları,
yaşayıp yaşattıkları müddetçe imrenilen, âleme örnek bir insan modeli
olacaklardır. Yaşadığımız perişanlık ve utanç verici durumdan ancak böyle
çıkacağız.
Müslümanlara düşen vazife yeniden, kendi değerlerine, kendi benliklerine
dönmeleri, kendileri olarak kalmaya azimli olmaları, kendi öz kaynaklarından
beslenmeye gayret etmeleridir. Kaynaklarımız da bellidir: Kur’an-ı Kerim ve
Sünnet-i Seniyye...
Mümin bir kalpte hem iman hem de başka inanç ve telakkilerin bir arada
bulunması mümkün değildir. İman hakiki manada bir kalbe girince bütün yanlış
kabulleri siler götürür. İbadet onun her tarafına kendi rengini verir.
Ancak böyle bir irtibat sayesindedir kulun düşünce ve tavırlarında şaşmayan
bir doğruluk, devamlı bir ihlâs hali, kalpten bir yardımlaşma ve dayanışma
gayreti ve bir uhrevîlik ahlâkı ve nihayet Allah eri olma durumu belirir.
İşte bu ölçüde kulun iç âlemine işleyen iman, müminin her halinde kendini
hissettirir. İşinde, ticaretinde, evinde... kısaca hayatının bütün
merhalelerinde onun davranışlarını tesiri altına alır. İşte bu durum,
“Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan” zümrenin, evliyanın durumudur.
26/10/2009 | Kategori:
yazilarım
|
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalici baglanti
| Arkadasina Gönder
Önceki Sayfa | : | Sonraki Sayfa



