Dünya Hayatında Verilen Sürenin Kıymetini Bilmek

Her anlarını Kuran ahlakına göre yaşamak için çaba gösteren müminler, dünya hayat ında geçirdikleri her saniyenin hesabını Allah
Katında vereceklerini bilirler. Bu nedenle yaşamları boyunca bu sorumluluğun verdiği bilinçle hareket ederler ve Allah'ın rızasını
kazanabilmek için zamanlarını en iyi şekilde değerlendirirler. "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-
devam et" (İnşirah Suresi, 7) ayetinin hükmü gereği, yaşadıkları her anı Salih bir amelde bulunabilmek için kullanırlar.
Bazı kimselerin Kuran ahlakını yaşama konusunda en çok yanıldığı noktalardan biri, hayatlarını "ibadet zamanları" ve "diğer zamanlar" olarak iki bölüme ayırmalarıdır. Söz konusu kişiler, büyük bir yanlışlık olarak, bu dünyanın geçici olduğunu ve ahiret hayat ının
varlığını, yalnızca belirli ibadet zamanlarında hatırlarlar. Bu belirli zamanların dışında ise, dünya işlerinin sözde karmaşasına
kapılarak sahip oldukları "zaman"ı ahiret açısından önemli olmayan faydasız işler ve düşüncelerle geçirebilmektedirler. Oysa, uykuda
geçirilen saatler çıkarıldığında, Yüce Allah kullarına her gün yaklaşık olarak 16-17 saatlik büyük bir zaman dilimini, O'nun
rızasını kazanabilmeleri için ihsan etmektedir.
Boş Düşüncelerle Kaybedilen Vakitler
Pek çok insanın zamanını harcadığı konuların başında, genellikle bir sonuca ulaşmayan, ancak gün boyunca onları meşgul edebilen boş
düşünceler gelebilmektedir. Örneğin; kendi aleyhine olacağını düşündüğü bir durum karşısında muhtemel planlar ve savunmalar
hazırlamak veya çevresinde yapılan konuşmalardan ve esprilerden kariyerine bir zarar gelip gelmediğini ince ince hesaplamak, bu
konulardan sadece birkaç tanesidir. Bu örnekler, insanların bulundukları ortama ve duruma göre çoğaltılabilir; ancak hepsinden
çıkan sonuç aynıdır. Bunların hiçbiri insanlara fayda sağlamamakta, aksine vakit kaybettirmektedir.
Bunun yanı sıra -ders çıkarma amacı olmadan- geçmişte yaşanmış
olayları tekrar tekrar düşünmek de vaktin boşa harcanmasına neden olur. Artık sadece hafızada kalan birer bilgi olan anıları sürekli
düşünmek ve zamanı bu şekilde harcamak çok büyük bir gaflet halidir.
İnsan, Allah'ın yarattığı KaDeR üzere, dünyada belli bir süre kalacaktır. Kaybedilen bu süre, dünyada kalınacak hayattan alınmış
ve geri gelmesi mümkün olmayan bir vakittir. En önemlisi de, "Allah'ın rızasını kazanmak" gibi hikmetli ve hayırlı düşüncelerle zamanı en iyi şekilde değerlendirmek yerine, geçmişte
yaşanan olayları anmak ya da anılarda yaşamak böyle bir imkanı engelleyecektir. Ancak burada belirtilmesi gereken bir nokta vardır:
Tabii ki mümin de geçmişinde yaşadığı bir olayı hatırlayabilir. Fakat hatırladığı olaylardan ahiretini hayırlı şekilde etkileyecek
dersler çıkarmaya çalışarak, gaflete kapılmadan Allah yolunda çaba harcamaya devam eder.
Her şeyin Yüce Allah'ın kontrolünde olduğunu tam olarak kavrayamamış
olan kişiler, yaşadıkları olaylarda hoşlarına gitmeyen bir durum olduğunda, kaderin mükemmelliğini gözardı ederek pişmanlık dolu
düşüncelerle saatlerce mücadele edebilirler. Oysa insanın başına gelen her olay, ilim bakımından her şeyi kuşatan Allah'ın
belirlediği KaDeR dahilinde yaşanmaktadır. Ancak şeytan insanların hayırlı işlerle ilgilenmelerini engellemek ve onları oyalamak için
onları bunun gibi boş düşüncelere daldırmaktadır. Şeytanın bu amacı
Kur'an'da şöyle bildirilmiştir:
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Araf Suresi, 16-17)
Gün içinde şeytanın sürekli olarak telkin ettiği boş düşüncelerden arınmak ise yalnızca Kuran ahlakını yaşamada gösterilen titizlik ile
mümkündür. Kuran ahlakını yaşamak, Allah'ın dilemesiyle, insana geniş bir bakış açısı, üstün bir akıl, doğruyu yanlıştan ayırt etme
yeteneği ve olayları derinlemesine düşünebilme özelliği kazandırır.
Boş Konuşarak Kaybedilen Vakitler"
İsraf edilen zamanların önemli bir bölümü boş konuşmalarla geçmektedir. Örneğin dedikodu ve alaycılık gibi kötü ahlak özellikleri, Allah tarafından yasaklanmış davranışlar olmasının yanı sıra kişilerin vakitlerini de boş ve yararsız konuşmalarla geçirmelerine, ahiret hayatlarını unutmalarına neden olmaktadır.
Yüce Allah'ın "Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür" (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle bildirdiği üzere, insanın
ahireti için yapacağı en hayırlı konuşma Allah'ı anmasıdır. Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak amacı dışında yapılan tüm
konuşmalar, hikmetsiz ve boş konuşmalar olacak ve dolayısıyla kişilerin zamanı israf etmelerine neden olacaktır.
Yüce Allah'ın "Orada, ne "saçma ve boş bir söz" işitirler, ne günaha sokma." (Vakıa Suresi, 25) ayetiyle bildirdiği üzere, Rabbimiz'in
müjdelediği cennetin özelliklerinden biri, orada boş konuşmaların olmamasıdır. Cennete olan özlemleri ve dünya hayat ında en güzel
ahlaka sahip olmak istemeleri nedeniyle müminler, hiçbir zaman boş
konuşmalara dalmamaya çalışır, böyle bir ortamda kalmamaya özen gösterir ve ayette bildirildiği üzere, "Boş ve yararsız olan sözü"
işittikleri zaman ondan yüz çevirirler" (Kasas Suresi, 55)
Boş ve Yararsız Şeylerden Yüz Çevirmek
Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek, insanın sadece Allah'ın rızasını kazanacağı davranışlarda bulunmasıyla mümkün olur. Bu
nedenle bir mümin her yaptığı işle ahirete yönelik bir hayır kazanmaya çalışır. Elbette her insan gibi konuşur, güzel vakit
geçirir, yemek yer, güler, düşünür ve çalışır. Fakat bunları yaparken aklında hep din ahlakına ve insanlara menfaat sağlayacak
hayırlı düşünceler vardır.
Ayrıca iman eden bir kimsenin yaptığı her hareket bir amaç üzerinedir. Daima kendisine Allah'ın hoşnutluğunu en fazla
kazandıracağını umduğu bir işe yönelir. Dünyayla ilgili her konuda iyi bir ayrım yaparak zamanını çok iyi değerlendirir. Neyin boş iş,
neyin faydalı iş olduğunu vicdanını ve aklını kullanarak belirler ve bu konuda taviz vermez. Kur'an'da tavsiye edilen bu üstün ahlakın
örnek alınması, her insan için büyük ferahlıktır. Aynı zamanda Allah'ın hoşnut olacağı güzel bir davranıştır. Kur'an'da müminlerin
bu üstün ahlakı şöyle bildirilmiştir:
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. (furkan Suresi, 72)
Kuran ahlakının gerektirdiği tüm özelliklere sahip olan müminler, Peygamber Efendimiz (sav)'in "Dünyanızı ıslah ediniz. Yarın
ölecekmiş gibi de ahiret için çalışınız."hadis-i şerifinde belirttiği üzere, her işlerinde Allah'a yönelir ve O'nun hoşnutluğunu amaç edinirler. Bu üstün ahlakları da, Allah'ın
izniyle, onları tüm boş işlerden ve boş konuşmalardan uzak tutar.
21/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Kalbimizden geçenlerden sorumlu muyuz?

İNSANIN içinde boy gösteren farklı duygu ve düşüncelerin farklı kaynakları vardır. İnsanın hoşuna giden, inancını pekiştiren, güzel ahlak sinyali veren duyguların yanında; insanın hoşuna gitmeyen, inancına ters düşen, ahlakî çöküşün görüntüsünü veren düşünceler de söz konusudur.
İsteğimizin dışında gelip başımıza musallat olan bu kötü duygu ve düşüncelerden ötürü de hesap verecek miyiz?
“İster içinizdekini açığa vurun, ister gizli tutun, Allah onunla sizi hesaba çeker” (Bakara, 2/284) mealindeki ayetin zahiri anlamına baktığımız zaman bu anlaşılmaktadır.
Bu ayetin manası üzerinde duran alimlerin farklı açıklamaları söz konusudur. Hepsini vermek yerine tercih ettiklerimizi esas alarak konuyu birkaç madde halinde özetlemeye çalışacağız:
İnsanın içine doğan duygular iki çeşittir. Bir kısmı, insanın iradesi dışında kalbe gelen hayaller, hatıralar ve tasavvurlardır. İnsanın bu tür hatıralardan (kalbe doğan düşüncelerden) ötürü sorguya çekilmeyeceği konusunda herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Çünkü, bu tür tasavvurlar insanın iradesinin dışında meydana gelmektedir.
“Şüphesiz ki Allah,—eyleme dönüştürmedikleri ve seslendirmedikleri sürece—içlerine doğan kötü düşüncelerden ötürü ümmetimi sorgulamaktan muaf tutmuştur” (Buharî, Eyman,1; Müslim, İman,202) mealindeki hadiste söz konusu olan tolerans bu tür düşünceler için geçerlidir.
İçe doğan düşüncelerin diğer bir kısmı ise, insanın iradesine bağlı olarak gelen ve sahibi tarafından azimle pekiştirilen düşüncelerdir. Bunlar da kendi aralarında iki çeşittir:
1- Eyleme dönüştürülemeyeler: Bunlar, küfür, haset, kibir gibi düşüncelerdir. İnsanoğlu bu gibi düşüncelerinden ötürü mutlaka hesaba çekilecektir. Çünkü, kişi bunları azim ve iradesiyle gönlüne koyduğu gibi, aynı şekilde gönlünden çıkarabilir de.
2- Eyleme dönüştürülebilenler: İnsan bunları eyleme dönüştürdüğü zaman mutlaka hesaba çekilir. Sözgelimi, bir insan hırsızlık yapmaya azmettikten sonra, gidip hırsızlık ederse, hem kötü niyetinden, hem de hırsızlık fiilinden dolayı sorguya çekilecektir.
Eğer kişi, hırsızlık yapmaya azmettikten sonra, kendi özgür iradesiyle o teşebbüsten vazgeçtiği takdirde ise, bu dönüşün bir mükâfatı olarak kötü niyetinden dolayı hesaba çekilmeyecektir.
“Kim bir kötülük yapmaya karar verip de sonra bu kararından vazgeçerse, kendisine bir iyilik yazılır” mealindeki hadiste bu hususa işaret edilmiştir (Krş. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).
Abdullah b. Ömer (Buharî, Tefsir,55) ve Ebu Hureyre (Müslim, İman,199), “Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez” (Bakara, 2/285) mealindeki ayetle, bu ayetin hükmü nesih edildiğini—ortadan kaldırıldığını—söylemişlerdir. Aynı görüş Abdullah b. Abbas’tan da rivayet edilmiştir (Bkz. Zemahşerî, ilgili ayetin tefsiri).
İman ve vesvese ilişkisi
EBU HUREYRE anlatıyor: Sahabelerden bazı kimseler, Hz. Peygamber (a.s.m)’e geldiler ve: “Birimizin dillendirip seslendirmeye cesaret edemeyeceği kadar büyük (suç olarak) gördüğü bazı şeyler içimizden geçmektedir” diyerek şikâyette bulundular. Hz. Peygamber (a.s.m), “Gerçekten böyle bir şey görüyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Evet” deyince, “İşte bu açıkça imanın bir yansımasıdır” diye buyurdu (Müslim, İman, 209).
Burada “imanın bir yansıması” olarak ifade edilen şey, kötü düşüncelere karşı verilen iç mücadeledir, duyulan üzüntüdür. Kalbin bu menfi duygulara karşı sergilediği müspet tavır, onun iman potansiyeline sahip olduğunun göstergesidir.
ZEMAHŞERÎ de Bakara 284. ayetinde geçen duygu ve düşüncelerin durumuna dikkat çekmiş ve özetle şu görüşlere yer vermiştir: İnsanın içine doğan vesvese ve “hadisu’n-nefs” denilen nefsin kendi içindeki tasavvur ve tehayülleri, sorgulamaya tabi değildir. Çünkü onları tamamen ortadan kaldırmak insan gücünün dışında bir şeydir. Ayette, sahibinin hesaba çekileceği bildirilen husus, kişi tarafından gerçekten itikat edilen ve eyleme dönüştürülmeye azmedilen duygu ve düşüncelerdir (Zemahşerî, ilgili ayetin tefsiri).
Bu konuyu en güzel açıklayanlardan biri de Bediüzzaman Said Nursi’dir. İnsanın, iradesi dışında kalbine gelen kötü duygu ve düşüncelerden sorumlu olmadığını belirten Nursi’nin değerlendirmesini şöyle özetlemek mümkündür:
1- İnsanın kalbine gelen kötü duygu ve düşünceler, insan kalbinin ürünü değil, şeytan tarafından telkin edilen vesveselerdir. Bunun en açık delili, kalbin bu duygulardan ötürü duyduğu rahatsızlıktır. Şayet kendi ürünü olsaydı, kalp üzülmez ve rahatsızlık duymazdı.
2- Mantık’ta, tasdik ile tasavvur farklı şeylerdir. Tasdik bir hükümdür, iradeye bağlı bir kabuldür. Tasavvur ise, bir hüküm, bir onay, bir kabullenme değildir. Bu sebeple, sonuçları itibariyle, müspet veya menfi bir etkiye sahip değildir. Sözgelimi—samimi olarak niyet etmeksizin—namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekât vermeyi, hacca gitmeyi zihninde tasavvur eden bir insan, bu tasavvurundan ötürü bir sevap kazanmadığı gibi, bu ibadetlerin tersini aynı şekilde tasavvur etmekte de bir günah yoktur. Bunun gibi, küfrü tahayyül etmek, dalaleti tasavvur etmek de küfür ve dalalet değildir.
3- Şeytanın en büyük bir hilesi şudur: İnsana zatî bir ihtimali, zihnî (aklî) bir ihtimal olarak göstermesidir. Halbuki, zatî bir ihtimalin, kesin olarak bilinen ilmî bir gerçek karşısında hiçbir değeri yoktur. Sözgelimi, zatî imkân (ihtimal) yönüyle, Marmara denizinin şu anda yere batıp yok olması mümkündür, ihtimal dahilindedir. Fakat bu ihtimal, şu anda onun yerinde durduğuna dair kesin bilgimiz karşısında hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü, bir emareden, bir delilden kaynaklanmayan zatî bir ihtimal, aklî (zihnî) bir ihtimal olmaz ki, şüpheye, tereddüde sebep olsun.
4- Yine kalbin yakınında, insana güzel şeyleri telkin eden ilham eden kuvve-i melekiye olduğu gibi, kötü şeyleri telkin eden lümme-i şeytaniye de vardır. Şeytanın bu lümmesinden çıkan ve şeytan tarafından imal edilen, kutsal varlıklar hakkındaki bazı çirkin tasavvurlar, ister istemez kalbin ekranına da yansımaktadır. Şeytan, bu çirkin sözlerin kişinin kendi kalbinden çıktığını telkin ederek onu vartaya düşürmeye çalışır. Halbuki, onun bu düşünceden ötürü korkması ve titremesi ve ondan hoşnut olmaması, o çirkin sözlerin, tasavvurların kendi kalbinden çıkmadığının delilidir (bu konuda geniş bilgi için bk. B. Said Nursi, Lemalar/13. Lema).
Bütün bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, insanın iradesinin dışında içine doğan, veya iradesiyle de olsa sadece bir tasavvur, bir tahayyül olarak ortaya çıkan duygu ve dürtülerden ötürü insan için bir sorumluluk söz konusu değildir
16/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
En mutsuz insanın bile, mutlu olmak için birden çok sebebi vard

Neden tercih ederiz?
Mutlu olmak için, ille de yaşamımızda farklı bir şeylerin olması mı gerekli?
Hâli hazırda yaşadığımız şu hayatın içinde bizi mutlu kılmaya yetecek onca şey varken...
Sanki mutluluklarımızı, ilerde bir zamanlara ertelemişiz...
O zamanın gelmesini bekliyoruz.
Elimizin altındakilerin, elimizin altında dururlarken kıymetini bilmediğimizden mutlu olamıyoruz.
Bir zaman gelip de onlar da fani olup, yanımızdan gölge gibi kayıp giderken, bu kez de onları yitirmenin ve zamanında onlarla mutlu olamamanın mutsuzluğu kaplıyor içimizi..
Önce üzülüyoruz...
Sonra üzüldüğümüze üzülüyoruz...
Ne garip...
.....
Mutluluk sebeplerimiz bize özel şeylerdir...
Kimimiz bir aileye sahip olduğu için şükredip, mutlu olur; bir diğerimiz sıhhatini şükre vesile ederek, mutlu kılar hayatını..
Ve sayılamıyacak kadar çok neden...
En mutsuz insanın bile, mutlu olmak için birden çok sebebi vardır.
Sanırım önemli olan, bunun farkında olabilmek..
Bu farkında oluş da başlı başına bir mutluluktur...
Bir düşünsek,
biz hiçlik karanlıklarındayken, bu âlemde yokken, yaratıldık...
bize bir varoluş nimeti lutfedildi...
Ve bize bir kimlik verildi:
İnsan...
Dağ olmadık yaratılırken, taş olmadık, sinek olmadık, koyun olmadık, bir bahçede ot olmadık... insan kimliğiyle yarattı bizi yaratan...
Bir hayat verdi ki, bu kimlikle biziz hayattan en mükemmel istifade eden...
...
Sonra bize bir kalp verdi ki, tüm kainatı, tüm âlemleri içine alabilen.. herşeyi sevebilen.. bu kalbi kendi sevgisini, muhabbetini tanıtmak için verdi.. ve kendini bize sevdirdi yaratan.. yeryüzünü bir sofra yapıp önümüze serdi. İçinde binbir türlü hazineler...
Ya bunları anlayabilmemiz, onu tanıyabilmemiz için verdiği akıl nimeti..?
...
Ve insanı, yani bizi kendisine muhatap aldı âlemlerin Rabbi... Âlemleri yaratan...
Ve binbir türlü duygularla, hislerle doldurdu sinemizi... herşeyden, ayrı bir tad alabilmemiz için.. O’nu bütün isimleriyle tanıyabilmemiz için...
Ve... İman nimetiyle bizi nurlandırdı...
Evet.. bizler Allah’ı tanımasaydık eğer, imanımız olmasaydı, yakıcı ve boğucu nasıl bir ızdırabın, azabın, karanlığında kalırdık?
İman nimetini öyle bir Rahmetle, öyle özel bir ikramla bizlere nasip etti ki,
İslâmiyetle bizi şereflendirdi...
Habibi olan, âlemlere rahmet olan, Rasul-ü Ekrem (a.s.m) ‘a ümmet eyledi...
Daha ne olsundu ki..?
Sanırım mutlluluğu uzaklarda aradıkça, ömürlerimiz hiç tükenmese bile, asla onu bulamayacağız...
Mutsuz olalım diye yaratılmadığımızı anladığımız an...
ve
60-70 senelik bir ömrün imtihanlarının, sıkıntılarının geçici olduğunu ve bize ebedi mükafatlar bırakacağını düşündüğümüzde..
ve
Geçici olmayan, ölümsüz bir âlemde bizlere ikrâm etmek isteyen, şu misafirhânenin sahibi olan Zatın, o ebedî âlemin mutluluğunu, nümune nev’inden bu âlemde bahşettiğini farketiğimizde....
Mutluluk daha ne olabilir ki?

15/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (1) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Keyfine göre yaşa

Bunun için, her insan ölecektir ve ölümden kurtuluş da yoktur. Hadis-i şerifte; (Ömrü uzun, ibadetleri de çok olana müjdeler olsun!) buyuruldu.
Dostu dosta ölümle kavuşturuyorlar. Bu sebeple Allahü teâlânın aşıkları, ölümü düşünerek teselli buluyor, üzüntüleri azalıyor. Ankebut suresinin 5. âyetinde mealen; (Allahü teâlâya kavuşmak isteyenler! Biliniz ki, Allahü teâlâya kavuşmak zamanı herhalde gelecektir) buyuruldu.
Peygamber efendimiz altı yaşlarında iken annesi ile beraber Medine’den Mekke’ye dönüyorlardı. Ebva denilen yerde, hazret-i Amine hastalandı ve kendinden geçmişti. Peygamber efendimiz ise annesinin başı ucundan ayrılmıyordu. Bir müddet sonra hazret-i Amine kendine gelince oğlu Muhammed aleyhisselamın mübarek yüzüne bakarak, şu mealde beyitler okudu:
“Yaşayan herkes ölecektir. Yeni olan her şey eskiyecektir. Eğer ben ölürsem gam yemem. Adım alemde daima anılır. Çünkü, böyle pak ve mübarek bir evlat yadigar bıraktım.”
Lokman Hakim hazretleri oğluna hitaben buyurur ki:
“Ey oğul! Ateş gelirken ondan nasıl emin olunur? Dünyadan ayrılmak muhakkak iken, ona nasıl meyledilir? Ölüm nasıl akıldan çıkar? Onun geleceğinden asla şüphe edilmez. Uyuduğun gibi öleceksin. Ey oğlum! İnsanın üç şeyi vardır: Ruhunu Azrail aleyhisselam alır. Hayır veya şer ne ise; ameli kendisine kalır. Bedenini de kurtlar yer ve toprak çürütür.”
Ömer bin Abdülaziz hazretleri, bir cuma hutbesinde; “Ey insanlar! Kalblerinizi düzeltirseniz, dışınız da iyi olur ve azalarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgul olur. Ahiretiniz için salih ameller işlerseniz, dünyanızı da korumuş olursunuz. Hazret-i Adem’den itibaren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan herkes, bir gün ölecektir” buyurmuştur.
Abdüla’la Kureyşi hazretleri; “Hiçbir fert yoktur ki, ölüm meleği günde iki defa kapısını çalmasın” buyurmaktadır.
Bir gün Peygamber efendimiz ölüm halindeki bir kimseyi ziyaret eder ve;
- Kendini nasıl buluyorsun? diye sorarlar. O kimse;
- Kendimi korku ile ümit arasında görüyorum cevabını verir. Bunun üzerine Resulullah efendimiz;
- Allahü teâlâ bir kalbde korku ve ümidi bir arada bulundurmaz. Eğer bir kimsenin kalbinde korku ve ümidi bir arada bulundurursa, onu ümit ettiklerine kavuşturur, korktuklarından da emin eyler buyururlar.
Gaziantep’te yetişen velilerinden Derviş Hacı Efendi, sevenlerine sık sık şöyle buyururmuş:
“Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkan yoktur. Bu yalan dünya nice defalar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla beraber dünyaya bağlanmaktan vazgeçmez, dünya derdini çeker, dünya işine dalar. Fakat nihayet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu halde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyanın halini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır.”
Netice olarak insan, istediği gibi yaşasa da, yaşamasa da, bir gün elbette ölecek ve istediği, arzu ettiği şeyleri toplasa da, toplamasa da, bunlardan bir gün ayrılacaktır. İmam-ı Gazali hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Keyfine göre yaşa! Fakat bu yaşaman uzun sürmeyecek, bir gün elbette öleceksin. Gece gündüz düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette ayrılacaksın. Dünyanın nesini seversen sev, hepsine veda edeceksin! Elinden geleni yap! Fakat unutma ki, her yaptığının hesabını vereceksin!”

15/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir?

Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir?
Allah'a inanan ve O'na sevgiyle baglanan insanin mânevî ufku kâinat kadar genis, huzûru ve nes'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve nes'e çaglar.
Is ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanlari hilkat itibariyle kardesi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar.
Sefkatlidir, insanlarin dertlerine bir karsilik beklemeden kosar. Boynu büküklerin gönlünü alir, yetimleri bagrina basar.
Kâinatla ve içindeki varliklarla ünsiyet içindedir. Tanis gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yildirmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir.
Allah'in kendisine bahsettigi nimetlerden O'nun iradesine uygun sekilde faydalanir ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu degil, hakikî hayatin ve ebedî saadetin baslangiç kapisi kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'in rizâsi ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yasar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrilip ebedî mekânina gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle baglanan kimse, inançsizligin verdigi korkunç izdirap ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, baskalarina da hiçbir zarari dokunmaz. Kanunun olmadigi yerlerde bile Allah'in onu her an gördügü inanci, isledigi kötülüklerin cezasiz kalmayacagi korkusu, onu kötülüklerden alikor. Degil kötülük, bil'akis elinden geldigince herkese iyilik yapmaya, faydali olmaya çalisir.
Ruhunu iyi düsüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na baglanmak, insani ayni zamanda gerçek hürriyetine kavusturur. Zira her sey'in Allah tarafindan yaratildigini bilen insan, yaratiklara degil, yaratana kul olur. Mahlûkattan degil, Hâlikdan korkar. Yalniz Allah'a güvenir, dayanir, O'ndan ister, O'na siginir. Kula kul olmaz. Kimseye el açip dilencilik ve dalkavukluk yapmaz 
6/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti




